Jiyana Ekolojik ile özyönetim söyleşisi…

adnan-melda

Jiyana Ekolojik ile özyönetim söyleşisi…

Özyönetim söyleşilerimize Cumhuriye Halk Partisi Eski İstabul  Milletvekili Melda Onur ile devam ediyoruz.  Millet vekilliği görevi süresince kadın, ekoloji mücadelesi ve Kürt Meselelerine olan duyarlılığı ile bilinen Melda Onur’a özyönetimi sorduk. 

Türkiye’nin batısında yaşayan ve aynı zamanda  Cumhuriyet Halk Partisi’nde siyaset yapmış biri olarak özyönetim kavramını siz nasıl yorumluyorsunuz?

Özyönetim denilince ben hemen okul dönemlerime gidiyorum. O zaman  Siyasal Bilimler Fakültesinde okutulan bir dersin içeriğiydi. Özellikle Yugoslavya örneği olarak aklıma geliyor. Özyönetim, Siyasal Sistemler dersinde okuduğumuz kadarıyla, o yıllarda pozitif bakılan bir kavramdı. Komünist ve sosyalist sistemlerin arzu edilen bir adaleti yaratamamasının bir sonucu olarak özyönetime ihtiyaç duyulmuştu.Tepeden inme yönetim şekillerine karşı bir alternatif model olarak görülmeye başlanan özyönetim, herkesin kendi bulunduğu bölgede ya da ortamda yönetime katılması durumuydu ki çok adaletli bir şey olarak anlatılırdı. Yani özyönetim o dönemde daha çok sosyalist ve komünist rejimlerin dillendirdikleri şekliyle ekonomik bir yönetim talebi olarak da algılandı. Mesela fabrikaların özyönetimi, ekonomik birimlerin özyönetimi, kamu kurumların ya da yerel yönetimlerin özyönetimi deniliyordu. Tito’nun ölümü ve ardından Yugoslavya’nın dağılması; bugün Türkiye’de yaşanan siyasal süreçte, özellikle Güneydoğu’da yaşayan Kürtlerin özerklik talebi karşısında bir çok kişide “işte Yugoslavya örneğinde olduğu gibi biz de parçalanacağız” korkusunu yarattı. Sonuçta Yugoslavya diye bir ülke de kalmadı.

gençay-adnan3

Melda Onur Rojava’da

‘Özyönetim adem-i merkeziyetçiliğe dayanan bir yönetim şeklidir.

Tito özyönetimleri neden istedi?

Çünkü Tito böyle bir yönetimin Yugoslavya için çok daha uygun olduğunu, Sovyet Rusya’sında yaşanan handikapları kaldıracağını düşünüyordu. Tito “Sovyetler Birliği ve Halk Demokrasilerinde, devlet sosyalizminden farklı yeni sosyalizm biçimi olarak tanımlıyor özyönetimi. Yani klasik anlamda komünist bir devlet  formuna da aykırı duruyor Tito. Ulusal bağımsızlığı koruma amaçlı olarak görüyor özyönetimleri. Zaten merkezileşme politikalarının başarsızlığı da böylesi bir tercihi gerektiriyor. Tito 26 Haziran 1950’de Yugoslav Federal Devletleri Ulusal Meclisi’ndeki bir konuşmasında; iflas etmiş bir devlet sosyalizmden sosyalist ideale uygun düşen tek etkin yöntem olarak özyönetimlerin gerekliliğini vurguluyor. Bakınız yıl 1950 ve Yugoslavya’dan bahsediyoruz. Tito, “Ekim Devrimi ile üretim araçlarının devletin eline geçmesini sağladık fakat üretim araçları 31 yıl sonra hala devletinde bulunuyor” diyor. “Fabriklar işçilerindir, diye bir sloganla yola çıkıyorsunuz fakat fabrikalar devletçe atanan memurlar tarafından yönetiliyor ve işçilerin işletmelerin yönetiminde hiçbir söz hakları yok” diyerek özyönetimlerin gerekliliğini savunuyor. Bunu ademi merkeziyetçi bir yapı olarak tanımlıyordu. Yugoslavya Tito’nun ölümünden sonra özellikle içerdeki dini ve etnik yapıların kendi aralarında bloklaşması ve çatışmasıyla çok kötü bir noktaya varıyor ve sonra tabi dağlıyor.

6d8a35411b160a8cc4b590af14df028d

Melda Onur Katır Ölümleri İçin Roboski’de

‘Özyönetim kavramınıülkemizde bölünme ve parçalanma ile birlikte anılması talihsizlik oldu

O halde Yugoslavya’nın dağılmasının temel sebebi  özyönetim uygulaması değil dinler çatışması oluyor..

Evet dini ve etnik yapıların çatışması temel etkenlerden biriydi fakat burada aynı zamanda bir özyönetim deneyimi ve ardında gelen parçalanma var. Bundan dolayı da ister istemez özyönetim kavramı  bölünme, parçalanma ile beraber anılır hale geldi. Esasında özyönetim kavramının özellikle ülkemizde bölünme parçalanma ile birlikte anılmasını da ciddi bir talihsizlik olarak görüyorum. Hatırlarsanız CHP İzmir Milletvekili Birgül Ayman Güler’in özerklik talebi ile ilgili bir çıkışı oldu. “Ben Yugoslav göçmeniyim, parçalanmayı gördüm. Bu talebin nereye varacağını da biliyorum”, gibi bir fade kullandığını hatırlıyorum. Yugoslavya’dan çok kötü anılarla ülkemize gelip yaşayan çok fazla insanımız var. Böyle bir hassasiyet var. Yugoslavya’da 1950’de kamoyuna duyurulan özyönetim hemen aynı yıl yasallaşıyor ve uygulamaya sokuluyor. Bunun adına özyönetim denilebilir mi diye ayırca tartışılabilir, zira Özyönetim,Yugoslavya’da Tito’nun bizatihi istediği ve empoze ettiği bir şeydi. Yani aslında çok da yerelde olan bir talep olmadı. Halkın özgür seçimi ile gelmedi. Fakat o dönemin koşullarına göre yine de çok önemli bir deneyimdir.

‘Özyönetimi tartışacak isek, devlet bütünlüğü içerisinde, Cumhuriyet bütünlüğü içerisinde tartışmaya açmalıyız.

Yugoslavya’nın dağılması neden çok kötü bir şey olarak görülür ki? İnsanlar böyle daha mutlulardır belki de..

Fakat bu bölünme çok kanlı oldu. Çok acılar yaşandı. Türkiye’de de böyle bir şiddet ortamının oluşmaması için bu özyönetim konusu çok iyi tartışılması lazım. Sonuçta Kürt coğrafyasında sadece Kürtler yaşamıyor. Aynı şekilde Türkiye’nin batısında da sadece Türkler yaşamıyor. Özyönetim koşullarının ve sınırlarının çok iyi belirlenmesi gerekiyor. Ha olmasa ne olur? Olmasa çok sancılı olur. Özyönetimi tabii ki tartışmalıyız ama tartışacaksak devlet bütünlüğü içinde ve Cumhuriyet bütünlüğü içerisinde tartışmalıyız. Nasıl daha çoğulcu demokratik bir ülke yaratabiliriz bağlamında tartışmaya açmalıyız.

melda1

Melda Onur Kuzey Ormanları Savunmasında

Her bölge kendi öz kaynaklarını kullansın derseniz bu tek devlet yaratmaz; bu farklıfaklı devletler yaratır.

Tam bu noktada sormak istiyorum; sadece Kürtlerin mi özyönetime ihtiyacı var?

Değil elbette. Türkiye’nin kabul ettiği Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı var. Türkiye bunu 1988 de imzalıyor,1992 yürürlüğe sokuyor ve resmi gazetede yayınlıyor. Yani Türkiye aslında 2 maddeye koyduğu çekince dışında yerel yönetimlerin özerkliğine evet dedi. Yerel yönetimler ve özerklik şartı dediğimiz ve bizim de zaten kabul ettiğimiz şartın yüzde yüz işletilmesi ideal olandır. Sonuçta  doğru dürüst işletilen bir yerel yönetimler özerklik mekanizması yok. Bugün Büyükşehir Belediyeleri sözde güçlü yerel yönetimler olsun diye çıkardılar bilakis büyükşehir yapısı Büyükşehirler’i  Ankara’ya  bir siyasi partiye daha da çok bağladı. Köyleri, küçük beldeleri oradaki karar mekanizmalarını ortadan kaldıran bir felaket odu. Dediğim gibi yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gerekiyor. Dünya sosyal forumunda öne çıkan iyi modellerden biri Brezilya idi örneğin. Buradaki yerel yönetim ve kent konseyi pratikleri bence Türkiye’nin tüm bölgelerinde işletilmelidir. Bu arada  eğer biz bir arada yaşıyacaksak yerel yönetimlerimizi güçlü ama ekonomik getirilerin eşit ve adil dağıtımı için ulusal ve bütücül bir ekonomi modelini de kabul etmek lazım. Bu nedir?  Yani her bölge kendi öz kaynaklarını kullansın derseniz bu tek devlet yaratmaz Bu farklı faklı devletler yaratır. Özellikle su ve enerji gibi kaynakların yönetimi  merkezi olmak zorunda.

CHP  geçen seçimde bildirgesine koyduğu Avrupa Yerel YönetimlerÖzerklik Şartını Gündeme Taşımalıdır’

Bu yerel yönetimlerin güçlendirilmesi için CHP ne yaptı peki?

CHP Türkiye’nin çekince koyduğu o iki maddenin de kaldırılmasını istiyor. Bunu kendi seçim bildirgelerine de koydular. Nitekim bu buna benzer uluslararası sözleşmeler iç hukukun da üstünde olup bağlayıcılığı var. CHP  geçen seçimde bildirgesine koyduğu Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı için oturup üzerinde güzelce çalışması, tartışması gerekiyor. Doksan yıllık bir parti olarak  bunu tabanına iyi anlatmalıdır. Bu konuda yeterli çalışma yok bence. Yani CHP  çıkıp “evet biz bu Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartını kabul ediyoruz” deyip içeriğinin ne olduğunu çok açık anlatması gerekiyor. İşte ben bunu anlatırsam birilerini küstürürüm ya da işte bunun sakıncaları var mı yok mu kaygılarını bir tafa bırakarak yapmalıdır. CHP Belediyeleri içerisinde bazı yerel yönetim uygulamalarını da bu noktada bir model olması anlamında ele alabiliriz. Örneğin Eskilehir. Veya çok yeni olarak “Eşitlik Birimi” açan Şişli Belediyesi. Daha bir çok özgün örnek sıralayabilim ama ilk akla gelenler bunlar.

aa_picture_20141216_4054080_web

Melda Onur Mecliste

Bu ülkede HES şirketlerinin  patronlarından  daha fazla patronlaşan valiler gördük.

Türkiye’nin batısında yaşayan insanlar için özyönetim neden gereklidir sizce?

Yerel yönetimler meselesi ne yazık ki sadece Kürtlerin meselesiymiş gibi görülüyor, böyle değil.  Çevresel ve kentsel dönüşüm açısında bizleri çok fazla ilgilendiren bir mesele. Yani baktığınızda iktidar partisinin Yerel Yönetimleri ve Belediye Başkanları ile uğraşmamız yetmediği gibi, iktidar partisinin valileriyle de mücadele etmek zorunda kalıyoruz. Bu ülkede HES şirketlerinin  patronlarından daha fazla patronlaşan valiler gördük. Dolayısıyla burada yerel halkın önceliklerini ön plana alacak bir yapının adına özyönetim mi denir, özerklik mi denir, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi mi denir ne denilecekse denilsin artık ve tabii ki bir bölünme korkusunu ortadan kaldıracak şekilde hayata geçirilmesi gerekiyor. Bu konunun Mecliste partiler arasında masaya yatırılması gerekiyor. Şimdi özyönetim meselesi tartışmaya açıldığı vakit ilk direnç nerden gelecektir? İnanız ki CHP’den gelmeyecektir. Bunun rantını yiyen iktidar partisinden gelecektir. Çünkü bu onlar için ekolojik değil ekonomik bir meseledir. Yani özyönetimin olduğu bir yerde kentsel dönüşümü nasıl istedikleri gibi yapabilecekler,. HES’leri, barajları nasıl daha rahat yapabilecekler. Bakınız bu ülkeninin tapusu neredeyse Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın elinde. Bakanlık da neredeyse doğrudan Cumhurbaşkanına bağlı. Ekonominin küreselleştiği bu dünyamızda toprak çok önem arz ediyor. Şu anda ekonomi içerisinde en değerli varlıklardan biri de altın ve doların ötesinde topraktır. İktidar partisi toprağın üzerinde yerel yönetimlerin yetki sahibi olmasını isterler mi, istemezler elbette. Bir çok yerde kent konseylerinin sadece adları var. Çalışmıyor ya da çalıştırılmıyor. Yine bir çok yerde yapılan bir takım yasal operasyonlarla o bölgelere stratejik bölge, kamu yararı vs başına “kamu” kelimesini koyarak bizlere dayatılan tamlamalar var. Ve bunlar bizi boğuyor adeta. Adına kamu yararı diyor ve orada tepeden bir dönüşüm yaratıyor. Bugün kentsel dönüşüm adı altında yapılan yıkımlar hangi vatandaşa, hangi belediye meclislerine sorularak yapılıyor. Nasıl olabileceğine dair Fikirtepe’ye mi sordular, Ayvansaray’a mı sordular? Hangisini vatandaşa sordular da bu yıkımları gerçekleştirdiler. Her şeyden önce bir halk yaşadığı yeri kendisi dönüştürmelidir. Sen kalkıp halkın yaşadığı yeri dönüştürüyorsun ve bunu yukardan, halka sormadan yapıyorsun. İşte bu yanlış uygulamaların önüne geçilmesi için yerel yönetimlerin güçlendirilmesi  elbette önemlidir. Bu Türkiye’nin sadece bir bölgesi için değil her yeri için gereklidir. Özyönetimlerin gerçekten de yerel yönetimler anlamında güçlendirici bir yapısının olması doğrudur ve olması da gereklidir. Çünkü baktığınızda devlet en ufak bir ÇED raporu için  her türlü hileyi deniyor. Ayrıca merkezi yönetimin bir sonucu olarak şehirlerimiz de tek tipleştirildi. Bir yerin kendi dokusunu, özgünlüğünü koruması için de gereklidir özyönetimler.

Doğrusu ben tüm etnik grupları kapsayan Türkiye vatandaşı kavramnı daha fazla severim.

Özyönetim talebi ulus devlet savunucusu konumunda olan CHP gibi bir partinin tabanında nasıl karşılık buluyor? 

Bir kere şu yaşadığımız küresel dünyada, küreselleşmenin evimize girdiği bir ortamda pratikte ulus devletlerin kalmadığını düşünüyorum. Kağıt üzerinde kaldılar ulus devletler.Türkiye için de bu böyle. Ulus devlet ile özyönetimi aynı düzlemde tartışamayız. Bu ülkede Kürtlerin var olduğunu belirten bir anayasal hak talebi ile özyönetim talebi farklı tartışma konularıdır. Çünkü ben özyönetimi hala bir yerel yönetim talebi olarak görüyorum. İşin içinde dillerin özgürce konuşulması, eğitimi de var tabii. Yani Kürtler kendi özyönetim alanlarına kavuştuklarında, Antalya’daki bir özyönetim uygulamasından farklı tek  tarafı  orada yaşayan insanların konuştuğu dil olacaktır. Doğrusu ben tüm etnik grupları kapsayan Türkiye vatandaşı kavramını daha fazla severim..

Kürtler arzu ettikleri yönetim modelini  siyasi anlamda masada talep etmeleri lazım.

Kürtlerin özyönetim ilanlarını ve beraberinde gelen devlet şiddetini nasıl yorumluyorsunuz?

Şu an Kürt coğrafyasında normal koşullar yaşanmıyor. Bir şiddet ortamı, bir savaş ortamı var. Şimdi ben şahsen şu eleştiriyi yaparım; şiddet ortamında özyönetimi gündeme getirdiğinizde bu kavramı şiddetle anılır hale getirirsiniz. Devletin şiddeti ne kadar fazla olursa olsun böyle bir ortamda özyönetimi konuşmak iyi ve doğru bir algı yaratmaz. Batıda yaşayan Türk halkında;“ya zaten bunların dertleri buydu” şeklinde bir algı oluşuyor. Sonuca bakmamız lazım. Kürtlerin özyönetim ilanına, şehrin içinde devlet ile yaşadıkları çatışmalar artı bir destek sağlar mı, bence sağlamaz. Bu koşullarda Özyönetim ilanı, bir meydan okuma ise – ki bu haliyle devlete bir meydan okuma olarak gelişiyor – bu ortamı sağlıklı bir tartışma zemini için doğru bulmuyorum. Bu arada devlet de bu çatışma ortamını istiyor,  daha fazla kışkırtmak istiyor. Yani bu özyönetim ilanları morali artırmaya dönük, savunmaya dönük olmuş olabilir. Ama yandaş medya ile yaratılan algı, Kürt halkına zarar veriyor. Özyönetim dediğiniz şey kendi bölgesinde yaşayan halkın refahını sağlamayı amaçlar. Bu nedenle Kürtler, Türkiye Cumhuriyeti Devleti bütünlüğü içerisinde arzu ettikleri yönetim modelini siyasi anlamda masada talep etmeleri lazım. Eğer işin ucunda silah olursa, şiddetle talep noktasına vardığında batı tarafı Kürtlerin bu doğal talebini doğru anlayamaz.

adnan melda